Sevgili Dostlar,
Papağan konuşur hindi düşünürmüş. Ben de hindi moduna geçtiğimden, gençlerin
bir anı kitabı çıkaracağını da duyunca yazmakta olduğum fizik-matematik kitapları
yarım kaldı hiç değilse orada kalıcı bir şeyler bırakırım düşüncesiyle sizlere
zaman zaman bir şeyler yazmaya karar verdim. Hafızama oldukça güvenir ve övünürüm,
ancak bazılarına birlikte yaşadığımız kişiler, gerekli düzeltmeleri yaparlarsa
sevinirim.
Papağan deyince aklıma sadece gülümsemek için bir ek anı geldi: Sevgili Tunaya
derslerde çok konuştuğu için HERR BÜRGER ona “PAPAGEİ” adını takmıştı, sonradan
bizler onu defalarca (hatta bir defasında takım elbiseli olarak) ön bahçedeki
havuza atınca ben onu bir havuz sakini olarak düşündüğümden “FROSCH” adını taktım.
Oda okula mal olmuş lakap olarak baskın çıktı, papagei unutuldu.
Yaşamımı borçlu olduğum kişi: Yüce Tanrının bütün olaylarda onay ya da veto
hakkını kullandığına inananlardanım. Bazen hiç farkında olmadan birilerinin
hayatını kurtarırız ya da bizim hayatımızı kurtarırlar. Düşen bir uçaktaki son
bileti bizim sıradaki yerimizi haksızca kaparak alan kişi örneğin. Ancak olay
burada oldukça açık.
Bazı açıklamaları o günleri yaşamamış olan kardeşlerimiz için yapıyorum. Sene
1961; 1-C deyiz, yatılı okuyoruz, okula Pazar akşamı dönenlerdenim. OKİ Paşa
ve Ziya Işıldak hoca o gece nöbetçi. Sınıfta 158 Sina Özener ile birlikteyiz.
Belki yanımızda Süheyl de var. Sina bana küfür etti. Attığım tokata ben bile
inanamadım. O an için kaçmak en doğru hareket. Sina peşimde. Kütüphanenin yanından
inen merdivenlerden hiçbir basamağına ayağım değmeden uçarak viraja düştüm ve
alnımı tam karşıdaki tırabzan demirine vurdum. Ayağa kalkmam mucize. Elimi alnıma
attım, kan fışkırıyor, bu arada Sina bana yetişip sarıldı. Durumumun farkında
değil. Bir yumruk ondan kurtuldum. Durumu anlayınca O da çok korktu. Birlikte
OKİ Paşayı izci odasında bulduk. Alnıma hemen bir paket pamuğu bastı ve Ziya
hocayı buldu. (Ziya Hoca, esmer, hem yüreğine hem bileğine mert bir kişi, eski
boksör. Zaten burnu bunu size söylüyor. Cağaloğlu’ndaki ayakkabı boyacısından
en üst makamlara kadar seveni, sayanı, korkanı ama özellikle dostu çok. Ziya
hoca beni hemen bir taksiye bindirdi. Pazar gecesi saat 20.00–21.00 arası iki
hastane bizi kabul etmedi. Azrail taksinin kaputunda oturuyor. İlk yardımda
Ziya hocanın bir sınıf arkadaşı operatör nöbetçiymiş, beni hemen ameliyata aldılar.
Alnımda o geceki dokuz dikişin izi hala hatıradır. Geç vakit okula döndük. İki
no lu orta büyüklükteki yatakhanede acı çektiğimden sabaha kadar çok az uyudum.
Ama sanırım Ziya hoca o gece hiç uyumadı. Gece gözümü her açtığımda başucumdaydı.
Ertesi sabah uyandığımda da beni Çengelköy’deki evimize kendisi taksiyle götürüp
anneme teslim etti. Onun sakinleşmesini sağladı ve okul adına özür diledi. Yol
boyunca da sırt çantamı taşıdığını hatırlıyorum. Bir hafta sonra sabahtan annemle
dikişleri aldırtıp okula döndük. Annem Ziya hocaya tekrar teşekkür etti. Ziya
Hoca ile daha sonra çok uzun yıllar birlikteliğimiz oldu ama o geceden bir daha
hiç bahsetmedi. Yani yaşamımı ona borçlu olduğumu hatırlatacak hiçbir şey yapmadı
ama benim ona olan sevgi ve saygım defalarca katlanmıştı. Ve bunu hep içimde
taşıdım. Sanırım içimizde de sevgili Ziya Işıldak hocamızla kötü bir anısı olanımız
yoktur. Eğitimin diyemeyeceğim çünkü hafif bir ifade olur, insanlığın Ziya hocalara
çok ihtiyacı var. Yattığın yerde huzur içinde uyu Ziya Işıldak hocam, sana bir
can borcun olan öğrencin Tayfun Sayar ’66.
Not: Her halde yaşlanıyoruz, bu satırları yazdırırken özellikle sonlarına doğru
gözyaşlarıma ve göğsümün sıkışmasına engel olamadım. Bir an herhalde borcumu
ödüyorum diye düşündüm. Benimle paylaştığınız için teşekkür ederim."
Sınıf Arkadaşınız 195
Kemalettin Tuğcu (10.Ocak.2007)
____________________________________________________________________
Dinozorluğun ve İzmir deyimiyle "sabunluk" olmanin erken devrelerine
girdik galiba...Bende bir kış günü cümle kapısından girince sağdaki basket sahasında
buz uzerinde ayaklari one uzatıp kayma çalışması yapıyorduk. Sanıyorum Ömer
vardi yanımda . Arka üstü düşüp kafamı çarpmıştım..Bayılma sonrası ayılır gibi
olduğumda , nur icinde yatsın Ziya hoca yanımda ben revirdeydim.. Başımda epeyce
durdu.. Sorun çıkmadığına ikna olunca da beni sınıfa gondermişti... Onlar bizim
babalarımızdi.. Mekanları cennet olsun....Herkese sevgiler..
haldun (11.1.2007)
____________________________________________________________________
Arkadaşlar,
Madem Ziya Hoca'dan açıldı, alın bir de benden:
Lise son sınıftayız; ben Fen'de olduğum halde , Yavuz'un (Sabuncu) sorumluluğu
bana yıkmak planı uyarınca , Tiyatro Kolu Başkanı oldum. İffet Ercem de rehber
öğretmenimiz...
Ayda bir, topluca tiyatroya gidişin organizasyonunu da Yavuz'la birlikte yapıyoruz
ve sınıf okula döndükten sonra , bilet paralarını ödemek (!?) gibi bahanelerle
Beyoğlu'nda biraz daha sürtüyoruz ve genellikle Maden Büfe'de bir iki içki içiyoruz.
Yine bir tiyatro dönüşü Maden Büfe'ye girdik ve kısa sürede kafayı bulabilmek
için, birer bardak şarabın yanında birer kadeh de votka aldık. Içmeye başladık
. O sırada, yan tezgahtan biri bizim İstanbul Erkek Lisesi'nden olduğumuzu konuşmalarımızdan
anlayarak lafa karıştı. Ziya Hoca'nın sınıf arkadaşı bir ağabeyimizmiş. Hocanın
o akşam nöbetçi olduğunu da söyledik; sevindi. Sohbet koyulaştı, benim içkim
bitti. Gidip yine bir şarap birde votka alıp döndüm . "sen ne içiyorsun?"
diye sordu.
Övünerek "Votka, şarap" dedim. Ne olduysa o zaman oldu , biraz da
kafayı bulmuş olan ağabeyimiz, "Öyle boktan şey içilmez. Siz içmeyi bimiyorsunuz"
diye resmen bağırmaya başladı. Sonra birden aklına geldi; "Şimdi okula
gelip sizi Ziyaya şikayet edeceğim" diye tutturdu.
Bizde "yürek Selanik" ... Yarım yamalak veda edip dışarı çıktık .
Bir de ne görelim , arkamızdan o da çıkıyor...
Paramızı denkleştirip bir taksiye bindik ve okula geldik. Doğru yatakhaneye
... Daha biz soyunamadan, yan yatakhaneden Ziya Hoca'nın sesi geldi. Pantalonla
girdik yataklara. Biraz sonra da bizim yatkhanenin ışığı yandı. Nevresimin kenarından
baktım , bizim "ağabey", Ziya Hoca ile birlikte bizi arıyor. Allahtan
o da epeyi sarhoş ve biz de "... korkusu" ile tam uyku (!?) halindeyiz.
Tanıyamadı. Geçip gittiler. Tam dışarı çıkarlarken, Ziya Hoca, "Ben biliyorum
sizi, leş gibi kokuyorsunuz" diye ortaya bir laf atıp, ışığı söndürdü .
Dizlerimizin bağı çözüldüğünden herhalde, öylece uyumuşuz, pantalonlarımızla.
Bilmem blöf müydü, yoksa "ağabeylik" mi yapmıştı bize.
Alp Orcun (11.1.2007)
____________________________________________________________________
Tayfun’cuğum, benim de gözlerimi yaşarttın, eline sağlık . Allah Ziya Hoca’ya gani gani rahmet eylesin . O bizim hepimizin hayatında, anılarında bir sembol oldu.
Azer onu , güreş milli takımımızın bir yurda dönüş günü sınıf kapısını açıp ‘’ PANKARTLAR HAZIRLANSIN, BAKLAVALAR ALINSIN, MİLLİLERİ KARŞILAMAYA GİDİYORUZ’’ fantazisiyle anar. Rahmetli yine de kış günlerinin o uzun ve kasvetli gecelerinde bizleri hic üşenmeden sıraya sokar, Sinan’a boza içmeye götürür ve bu zahmetten hiç kacınmazdi. ’’BEKLEME YÜRÜ , BEKLEME YÜRÜ’’ her selfservis lokantasında aklıma gelir...
Sen bizimle bir de , C’den sınıfına kaldığın Arap Aziz’in yazılısını lütfen paylaş . Sonra kutsal kitaplarına devam edersin...O hikaye de muthiş...
Selamlar,
Süheyl (11.1.2007)
Önce geçen gün sözügeçen rahmetli Ziya hocayı anmak istiyorum . Çok iyi bir insandı . Ben öğrencilere kızdığı bir olaya tanık olmadım . Birgün ön sırada oturan bir arkadaşımızı içinde yarıçıplak kadın fotografları bulunan bir dergi ile yakaladı . Yerli yayındı . O günkü koşullar içinde müstehcen sayılabilirdi . Hoca sadece "Bırakın bunları, Hayatta hakikilerini göreceksiniz.."dedi.Sınıfı bozacıya götürdüğü günleri hatırlıyorum . Daha büyük etkinlikler de yapmayı düşünmüştü . Belli ki o günün koşulları içinde imkan bulamamıştı . Yıllar sonra birgün hastalandığını , yalnız olduğunu bir gazete ilanından öğrendim . Hocanın tedavisi için destek sağlamak üzere İstanbul Erkek Liselilere çağrı yapılmıştı . Ruhu şad olsun...
Ateş Ülker (15.1.2007)